Yeliz oturduğu yerde irkildi. Kollarını masaya, başını da kollarına dayamış uyuya kalmıştı. Gözlerini birkaç kere kırparak başını kaldırdı, tepesinde dikilen Can'ı gördü.
“Burada mı uyudun Yeliz? Kalk eve git, ben amirimle konuşurum.”
Yeliz kollarını açıp gerindi ve esnedi. Sonra hantal bir şekilde oturup ellerini bacaklarının arasına soktu ve gözlerini bir noktaya sabitledi. Dalgın bir halde karşılık verdi:
“Bir şey buldunuz mu?”
Can derin bir nefes alıp kendi masasına geçti ve sandalyeye oturdu.
“Saatlerce araştırma yaptım Yeliz ama keşke o kişiyi sen görmüş olsaydın.”
Yeliz baygın gözlerle ona baktı.
“O ne demek?”
“Ne bileyim, o zaman emin olurduk.”
“Neyden Can? Neden bahsediyorsun anlamıyorum. Farkındaysan yeni uyandım, kafam allak bullak.”
Yeliz arkasına yaslandı, gözlerini kapatıp şakaklarını ovaladı. Başı çatlayacak gibiydi. Rahatsız bir uyku çektiğinden tüm vücudu taş kesilmişti, sanki kemikleri birbirine girmiş gibiydi.
“O kişinin gerçekten abin olduğuna diyorum Yeliz. Aradan kaç sene geçmiş.”
“Evet, aradan kaç sene geçti. Onu ben de görsem tanımazdım. O da beni tanımazdı.”
“Senin bile tanıyamayacağın kişiyi daha birkaç yıldır hayatında olan bir adam nasıl tanıyacak? Belli ki seni boşu boşuna umutlandırmış.”
Yeliz şakaklarını ovalamayı bırakıp Can’a döndü ve meraklı gözlerle ona baktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Can ellerini iki yana açtı, sonra masanın üzerine koydu. Tereddütle karşılık verdi:
“Açık konuşacağım çünkü bunu sen de biliyorsun. Ne abinin ne de annenin yaşadığına dair hiçbir şey yok. Hiçbir kanıt, tek bir hareket bile yok. Bence kendi kendine eziyet ediyorsun Yeliz. Artık ikisi için de gaiplik kararına başvurmalısın.”
Yeliz gözlerini kıstı, kaşlarını çattı ve oturduğu yerden kalkıp Can’ın masasının karşısına geçti.
“Sen ne demek istiyorsun? Onların peşini neden bırakayım? Neden onları ölmüş gibi göstereyim? Merak ettiğin buysa söyleyeyim, ikisinin de hiçbir malı mülkü yok. Bir miras yok, anlıyor musun?”
Can’da ağır ağır oturduğu yerden kalktı ve ellerini göğüs hizasında kaldırarak dur işareti yaptı.
“Beni tamamen yanlış anladın Yeliz. Sana diyorum ki yirmi yıl olmuş. Kendi kendini yiyip bitiriyorsun. Sadece kendine zarar veriyorsun, anlıyor musun?”
Yeliz dişlerini sıkarak öfkeli bir şekilde karşılık verdi:
“Bence yeterince araştırmadın, hatta belki de hiç araştırmadın. Bana yalan söylüyorsun. Nereden bileceğim? Dosyaları göster.”
“Dosya yok. Sistemden araştırdım ve bunu yaptım, emin olabilirsin.”
“Bana bir şey göster, yoksa ben yaparım.”
“Sana yemin ederim araştırdım Yeliz. Ne annen ne de abin yaşamıyor.”
Can bunu net bir şekilde, üstüne basa basa söylemişti. Yeliz bunu duyunca çılgına döndü. Hızlı bir şekilde elini masaya savurdu ve masanın üzerindeki eşyaların yarısını yere dağıttı. Can irkildi, gözlerini kocaman açmış şaşkınlıkla bir etrafa dağılan eşyalara bir Yeliz’e bakıyordu. Yeliz bu kez bağırarak, aynı anda yumruklarını sıkarak karşılık verdi:
“Onlar yaşıyor, anlıyor musun? Cesetleri yok. İkisi de yaşıyor.”
“Yirmi yıl olmuş Yeliz.” diye aynı ses tonuyla karşılık verdi Can. “Kabullenmek zorundasın. Bir tek sen yakınını kaybetmiyorsun, herkes birilerini kaybediyor.”
Yeliz bir şeyler söylemek için dudaklarını araladığı sırada ofisin kapısı hızla açıldı ve Tuğrul başkomiser kapıda göründü. Meraklı bir halde önce onlara sonra yere dağılan eşyalara baktı. Can ile Yeliz de kapıya dönünce göz göze geldiler.
“Neler oluyor?” diye sordu Tuğrul. “Bu haliniz ne? Ne oluyor burada?”
Can ona karşılık vermek üzereyken Yeliz hızlı bir şekilde ofisten çıktı ve oradan uzaklaştı. Kendi ofisine girip masasına oturdu, kollarını masaya dayayıp başını iki elinin arasına aldı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Can baştan sona haklıydı. Bunu kabullenmesi gerekiyordu, doğru olan buydu ama Yeliz kabullenmek istemiyordu. Sonuçta ikisinin de cesedi yoktu. Belki hâlâ hayattaydılar ama Yeliz onlara ulaşmak için doğru yolu bulamıyordu. Ama Can’ın söylediği önemli bir detay vardı. İkisinin de yaşadıklarına dair hiçbir hareketlilik yoktu, hiçbir kanıt yoktu. Yaşıyor olsalardı yirmi yıldır illa ki hastaneye giderler, bir işe girerler ya da bir yere seyahat ederlerdi ama hayır. Hiçbir şey yoktu. Belki de Can bir konuda daha haklıydı. Eski kocası onu umutlandırmak için yalan söylemişti ya da sadece bir yanlış anlaşılmaydı. Sonuçta kendisi hiçbir şey görmemiş, kimseyle konuşmamıştı. Bundan dolayı Orhan’ı da suçlayamazdı. Bu kesinlikle büyük bir yanlış anlaşılmaydı çünkü Orhan bunları söylerken gayet net ve kendinden emindi. Onunla alay etmiyor, onu kandırmıyordu. Yeliz şu an öfkeden dolayı sağlıklı düşünemiyordu ama kendisini toparladıktan sonra sakin kafayla düşünerek bir karar verecekti. En iyisi ikisi için de gaiplik kararı çıkarttırmaktı. Kafasındaki soru işareti asla gitmeyecekti ama en azından beyninde hâlâ yarım kalmış olan bir olay çözüme kavuşacaktı. Kapanış yapmak çok önemliydi.
Önce eve gitmeye karar verdi ama birkaç saat rahatsız da olsa uyuduğunu hatırlayıp bundan vazgeçti. En iyisi mesaisine devam etmekti. Ofisin penceresini açtı ve pencerenin başında bir sigara yaktı. Aynı anda dışarıyı seyrediyordu. Biraz sonra kapının açıldığını duydu. Başını çevirip kapıya baktı ve sonra hızla sigarasını pencerenin önündeki mermere basarak söndürüp, camdan aşağı attı. Tuğrul içeri girdiğinde Yeliz ellerini havada savurarak odadaki dumanı dağıtmaya çalışıyordu. Tuğrul kendi kendine gülümseyerek içeri girdi ve kapıyı kapattı.
“Boşuna uğraşma, bir tane daha yakabilirsin.” dedi Tuğrul ve kendi masasına oturup bir sigara yaktı. Yeliz mahcup bir halde ona bakıyordu. Tuğrul elindeki sigarayı ona göstererek ekledi: “Bu aramızda kalsın. Burada içtiğimi kimse bilmiyor.”
Yeliz bilinçsizce gülümsedi.
“Söylemem başkomiserim.”
Sonra kendi masasına doğru ilerledi ve sandalyeye oturdu. Başkomiserinden cesaret alıp yeni bir sigara yaktı ve dünden kalan karton kahve bardağını kül tablası olarak kullandı. Böyle daha iyiydi. En azından ofisinde rahatlıkla sigara içebilecekti.
“Can bana olanları anlattı. Onu çok incitmişsin.” dedi Tuğrul alaycı bir tavırla. Yeliz göz ucuyla ona baktı, sonra tekrar başını öne eğdi ve sigarasından derin bir nefes daha aldı.
“Biz onunla eski dostuz. O bana kolay kolay kırılmaz.” dedi Yeliz.
“Öyle mi? Nereden tanışıyorsunuz?”
“Akademide tanışmıştık ama o benden daha başarılı olduğu için cinayet masasına benden önce geldi.”
“Bence sen de gayet başarılısın. Olay yerinde kusmanı saymazsak tabii.”
Yeliz bir kez daha göz ucuyla ona baktı. Tuğrul yine alaycı bir tavırla ekledi:
“Senin kusmuğundan örnek alıyorlardı. Ben de boşuna zaman kaybetmesinler diye orada senin kustuğunu söyledim.”
“Herkes gördü zaten.”
Tuğrul ayaklarını masasının üzerine uzattı. Sandalyeye iyice yayılarak başını yukarı kaldırdı ve keyifle sigarasından bir nefes aldı. Adam en fazla kırk yaşındaydı. Buna rağmen kafası tamamen beyazdı. Muhtemelen ırsi bir durumdu ama yüzünde hiç gözle görünür kırışıklık yoktu. Uzun boylu, yapılı ve oldukça dinçti. Bunun yanı sıra karakteri Yeliz’inkiyle tamamen zıttı. Adam son derece umursamaz, disiplinsiz, başına buyruk ve acımasızdı. Hiç evlenmemiş olmasına şaşmamalı; ona hiçbir kadın bir haftadan fazla katlanamazdı. Gerçi onun da pek umurunda gibi görünmüyordu. Yeliz onu henüz yeni tanıyordu. Onunla geçirdiği ikinci günüydü ama buna rağmen onun yanında kendisini rahat ve güvende hissediyordu. Adam tüm bu kötü huylarına rağmen oldukça samimi, sıcak kanlı ve sempatikti. Kılını bile kıpırdatmadan insanları kendisine çekmeyi başarabiliyordu. Herkes ona saygı duyuyordu ama mevkisinden dolayı değil, yine karakterinden ve anlaması güç enerjisinden dolayı. Herkes onun etrafında olmak istiyordu, herkes onun huylarından memnundu. Yeliz şimdi onun bir huyunu daha öğrenmişti; teselli etme biçimi. Bu ona hem tuhaf gelmişti hem de biraz olsun rahatlamasını sağlamıştı. Onun umursamaz tavrı Yeliz’in hoşuna gitmişti. Şimdiden ona bu kadar ısındıysa yakında ona benzemeye başlayacağına emindi.
“Ben ilk cinayet mahalline gittiğimde altıma kaçırmıştım, hem de savcının yanında.”
Yeliz kıkırdamaya başladı. Bunu belli etmemeye çalıştı ama Tuğrul gözünün yanıyla ona bakıyordu. “Ciddiyim, gerçekten. Hem de cesette hiçbir şey yoktu. Sadece boğulmuştu, temiz bir cesetti yani ama ilk kez bir ölü gördüğüm için saldım gitti.”
Yeliz bu kez gizlemeye gerek duymadı. Bu gerçekten komikti, gülmeye başladı. Tuğrul devam etti:
“Şu an sanki gülmekten ağlıyormuş gibi görünüyorsun. Gözlerin kıpkırmızı ve sulu. Böyle görünen insanların gülmesi bana çok garip geliyor. Sanki, ne bileyim... Deli gibi görünüyorlar.”
“Kimse tamamen sağlıklı değil başkomiserim. Mental olarak diyorum, herkesin mutlaka bir sorunu var.” dedi Yeliz, daha canlı bir sesle. Yavaş yavaş kendine gelmeye başlıyordu.
“Evet, emin ol bizden çok daha büyük sorunları olan insanlar var. Sosyal medyada hep karşıma çıkıyor, çok üzülüyorum. Birisi kasa sırası beklerken başka biri sırasını kapmış, başka birinin kafede sipariş verdiği kahvesinin üzerindeki köpüğü erimiş. İnsanlar ne sorunlarla cebelleşiyor, senin haberin var mı?”
Yeliz yine gülmeye başladı. Sonra sigarasını bardağın içine atıp söndürdü ve oturduğu yerden kalktı.
“Ben gidip elimi yüzümü yıkayayım başkomiserim.”
“Tamam. Sonra gel de şu olay yeri fotoğraflarını inceleyelim. Davayı biz aldık ama daha hiçbir şey yapamadık. Malum, senin keyfinin yerine gelmesini bekliyoruz.”
Yeliz gülümseyerek karşılık verdi.
“Tamam başkomiserim.”
Sonra ofisten çıktı. Tuvalete doğru ilerlerken telefonu çaldı. Cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktığında alt komşusunun aradığını gördü. Meraklı bir halde cevapladı.
“Alo, bir şey mi oldu abla?”
“Böyle pat diye aradım ama müsait misin?”
“Müsaitim abla, söyle.”
“Yarım saat önce buraya bir adam geldi, seni sordu. Ben seni arayabileceğimi söyledim ama kabul etmedi. Sonra gelirim deyip gitti.”
Yeliz aniden midesinden bir yanma hissetti. Koridorun ortasında durup kadına dikkat kesildi.
“Kimmiş?” diye sordu güçlükle.
“Bilmiyorum. Garip görünüyordu, ne bileyim... Sanki sokakta kalıyormuş gibiydi. Şimdi yine gelmiş, binanın önünde kaldırımda oturuyor. Galiba seni bekliyor. Haberin olsun dedim. Belki yoldan gelmiştir.”
Yeliz dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Tüm vücudu uyuşmaya başlamıştı. Hiçbir şey hissetmiyordu. Telefon avucunun arasından kayıp yere düştü.







