30 Temmuz 2026 Perşembe

SON MÜRİD (Bölüm 3/II)


Yeliz oturduğu yerde irkildi. Kollarını masaya, başını da kollarına dayamış uyuya kalmıştı. Gözlerini birkaç kere kırparak başını kaldırdı, tepesinde dikilen Can'ı gördü.
“Burada mı uyudun Yeliz? Kalk eve git, ben amirimle konuşurum.”
Yeliz kollarını açıp gerindi ve esnedi. Sonra hantal bir şekilde oturup ellerini bacaklarının arasına soktu ve gözlerini bir noktaya sabitledi. Dalgın bir halde karşılık verdi:
“Bir şey buldunuz mu?”
Can derin bir nefes alıp kendi masasına geçti ve sandalyeye oturdu.
“Saatlerce araştırma yaptım Yeliz ama keşke o kişiyi sen görmüş olsaydın.”
Yeliz baygın gözlerle ona baktı.
“O ne demek?”
“Ne bileyim, o zaman emin olurduk.”
“Neyden Can? Neden bahsediyorsun anlamıyorum. Farkındaysan yeni uyandım, kafam allak bullak.”
Yeliz arkasına yaslandı, gözlerini kapatıp şakaklarını ovaladı. Başı çatlayacak gibiydi. Rahatsız bir uyku çektiğinden tüm vücudu taş kesilmişti, sanki kemikleri birbirine girmiş gibiydi.
“O kişinin gerçekten abin olduğuna diyorum Yeliz. Aradan kaç sene geçmiş.”
“Evet, aradan kaç sene geçti. Onu ben de görsem tanımazdım. O da beni tanımazdı.”
“Senin bile tanıyamayacağın kişiyi daha birkaç yıldır hayatında olan bir adam nasıl tanıyacak? Belli ki seni boşu boşuna umutlandırmış.”
Yeliz şakaklarını ovalamayı bırakıp Can’a döndü ve meraklı gözlerle ona baktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Can ellerini iki yana açtı, sonra masanın üzerine koydu. Tereddütle karşılık verdi:
“Açık konuşacağım çünkü bunu sen de biliyorsun. Ne abinin ne de annenin yaşadığına dair hiçbir şey yok. Hiçbir kanıt, tek bir hareket bile yok. Bence kendi kendine eziyet ediyorsun Yeliz. Artık ikisi için de gaiplik kararına başvurmalısın.”
Yeliz gözlerini kıstı, kaşlarını çattı ve oturduğu yerden kalkıp Can’ın masasının karşısına geçti.
“Sen ne demek istiyorsun? Onların peşini neden bırakayım? Neden onları ölmüş gibi göstereyim? Merak ettiğin buysa söyleyeyim, ikisinin de hiçbir malı mülkü yok. Bir miras yok, anlıyor musun?”
Can’da ağır ağır oturduğu yerden kalktı ve ellerini göğüs hizasında kaldırarak dur işareti yaptı.
“Beni tamamen yanlış anladın Yeliz. Sana diyorum ki yirmi yıl olmuş. Kendi kendini yiyip bitiriyorsun. Sadece kendine zarar veriyorsun, anlıyor musun?”
Yeliz dişlerini sıkarak öfkeli bir şekilde karşılık verdi:
“Bence yeterince araştırmadın, hatta belki de hiç araştırmadın. Bana yalan söylüyorsun. Nereden bileceğim? Dosyaları göster.”
“Dosya yok. Sistemden araştırdım ve bunu yaptım, emin olabilirsin.”
“Bana bir şey göster, yoksa ben yaparım.”
“Sana yemin ederim araştırdım Yeliz. Ne annen ne de abin yaşamıyor.”
Can bunu net bir şekilde, üstüne basa basa söylemişti. Yeliz bunu duyunca çılgına döndü. Hızlı bir şekilde elini masaya savurdu ve masanın üzerindeki eşyaların yarısını yere dağıttı. Can irkildi, gözlerini kocaman açmış şaşkınlıkla bir etrafa dağılan eşyalara bir Yeliz’e bakıyordu. Yeliz bu kez bağırarak, aynı anda yumruklarını sıkarak karşılık verdi:
“Onlar yaşıyor, anlıyor musun? Cesetleri yok. İkisi de yaşıyor.”
“Yirmi yıl olmuş Yeliz.” diye aynı ses tonuyla karşılık verdi Can. “Kabullenmek zorundasın. Bir tek sen yakınını kaybetmiyorsun, herkes birilerini kaybediyor.”
Yeliz bir şeyler söylemek için dudaklarını araladığı sırada ofisin kapısı hızla açıldı ve Tuğrul başkomiser kapıda göründü. Meraklı bir halde önce onlara sonra yere dağılan eşyalara baktı. Can ile Yeliz de kapıya dönünce göz göze geldiler.
“Neler oluyor?” diye sordu Tuğrul. “Bu haliniz ne? Ne oluyor burada?”
Can ona karşılık vermek üzereyken Yeliz hızlı bir şekilde ofisten çıktı ve oradan uzaklaştı. Kendi ofisine girip masasına oturdu, kollarını masaya dayayıp başını iki elinin arasına aldı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Can baştan sona haklıydı. Bunu kabullenmesi gerekiyordu, doğru olan buydu ama Yeliz kabullenmek istemiyordu. Sonuçta ikisinin de cesedi yoktu. Belki hâlâ hayattaydılar ama Yeliz onlara ulaşmak için doğru yolu bulamıyordu. Ama Can’ın söylediği önemli bir detay vardı. İkisinin de yaşadıklarına dair hiçbir hareketlilik yoktu, hiçbir kanıt yoktu. Yaşıyor olsalardı yirmi yıldır illa ki hastaneye giderler, bir işe girerler ya da bir yere seyahat ederlerdi ama hayır. Hiçbir şey yoktu. Belki de Can bir konuda daha haklıydı. Eski kocası onu umutlandırmak için yalan söylemişti ya da sadece bir yanlış anlaşılmaydı. Sonuçta kendisi hiçbir şey görmemiş, kimseyle konuşmamıştı. Bundan dolayı Orhan’ı da suçlayamazdı. Bu kesinlikle büyük bir yanlış anlaşılmaydı çünkü Orhan bunları söylerken gayet net ve kendinden emindi. Onunla alay etmiyor, onu kandırmıyordu. Yeliz şu an öfkeden dolayı sağlıklı düşünemiyordu ama kendisini toparladıktan sonra sakin kafayla düşünerek bir karar verecekti. En iyisi ikisi için de gaiplik kararı çıkarttırmaktı. Kafasındaki soru işareti asla gitmeyecekti ama en azından beyninde hâlâ yarım kalmış olan bir olay çözüme kavuşacaktı. Kapanış yapmak çok önemliydi.
Önce eve gitmeye karar verdi ama birkaç saat rahatsız da olsa uyuduğunu hatırlayıp bundan vazgeçti. En iyisi mesaisine devam etmekti. Ofisin penceresini açtı ve pencerenin başında bir sigara yaktı. Aynı anda dışarıyı seyrediyordu. Biraz sonra kapının açıldığını duydu. Başını çevirip kapıya baktı ve sonra hızla sigarasını pencerenin önündeki mermere basarak söndürüp, camdan aşağı attı. Tuğrul içeri girdiğinde Yeliz ellerini havada savurarak odadaki dumanı dağıtmaya çalışıyordu. Tuğrul kendi kendine gülümseyerek içeri girdi ve kapıyı kapattı.
“Boşuna uğraşma, bir tane daha yakabilirsin.” dedi Tuğrul ve kendi masasına oturup bir sigara yaktı. Yeliz mahcup bir halde ona bakıyordu. Tuğrul elindeki sigarayı ona göstererek ekledi: “Bu aramızda kalsın. Burada içtiğimi kimse bilmiyor.”
Yeliz bilinçsizce gülümsedi.
“Söylemem başkomiserim.”
Sonra kendi masasına doğru ilerledi ve sandalyeye oturdu. Başkomiserinden cesaret alıp yeni bir sigara yaktı ve dünden kalan karton kahve bardağını kül tablası olarak kullandı. Böyle daha iyiydi. En azından ofisinde rahatlıkla sigara içebilecekti.
“Can bana olanları anlattı. Onu çok incitmişsin.” dedi Tuğrul alaycı bir tavırla. Yeliz göz ucuyla ona baktı, sonra tekrar başını öne eğdi ve sigarasından derin bir nefes daha aldı.
“Biz onunla eski dostuz. O bana kolay kolay kırılmaz.” dedi Yeliz.
“Öyle mi? Nereden tanışıyorsunuz?”
“Akademide tanışmıştık ama o benden daha başarılı olduğu için cinayet masasına benden önce geldi.”
“Bence sen de gayet başarılısın. Olay yerinde kusmanı saymazsak tabii.”
Yeliz bir kez daha göz ucuyla ona baktı. Tuğrul yine alaycı bir tavırla ekledi:
“Senin kusmuğundan örnek alıyorlardı. Ben de boşuna zaman kaybetmesinler diye orada senin kustuğunu söyledim.”
“Herkes gördü zaten.”
Tuğrul ayaklarını masasının üzerine uzattı. Sandalyeye iyice yayılarak başını yukarı kaldırdı ve keyifle sigarasından bir nefes aldı. Adam en fazla kırk yaşındaydı. Buna rağmen kafası tamamen beyazdı. Muhtemelen ırsi bir durumdu ama yüzünde hiç gözle görünür kırışıklık yoktu. Uzun boylu, yapılı ve oldukça dinçti. Bunun yanı sıra karakteri Yeliz’inkiyle tamamen zıttı. Adam son derece umursamaz, disiplinsiz, başına buyruk ve acımasızdı. Hiç evlenmemiş olmasına şaşmamalı; ona hiçbir kadın bir haftadan fazla katlanamazdı. Gerçi onun da pek umurunda gibi görünmüyordu. Yeliz onu henüz yeni tanıyordu. Onunla geçirdiği ikinci günüydü ama buna rağmen onun yanında kendisini rahat ve güvende hissediyordu. Adam tüm bu kötü huylarına rağmen oldukça samimi, sıcak kanlı ve sempatikti. Kılını bile kıpırdatmadan insanları kendisine çekmeyi başarabiliyordu. Herkes ona saygı duyuyordu ama mevkisinden dolayı değil, yine karakterinden ve anlaması güç enerjisinden dolayı. Herkes onun etrafında olmak istiyordu, herkes onun huylarından memnundu. Yeliz şimdi onun bir huyunu daha öğrenmişti; teselli etme biçimi. Bu ona hem tuhaf gelmişti hem de biraz olsun rahatlamasını sağlamıştı. Onun umursamaz tavrı Yeliz’in hoşuna gitmişti. Şimdiden ona bu kadar ısındıysa yakında ona benzemeye başlayacağına emindi.
“Ben ilk cinayet mahalline gittiğimde altıma kaçırmıştım, hem de savcının yanında.”
Yeliz kıkırdamaya başladı. Bunu belli etmemeye çalıştı ama Tuğrul gözünün yanıyla ona bakıyordu. “Ciddiyim, gerçekten. Hem de cesette hiçbir şey yoktu. Sadece boğulmuştu, temiz bir cesetti yani ama ilk kez bir ölü gördüğüm için saldım gitti.”
Yeliz bu kez gizlemeye gerek duymadı. Bu gerçekten komikti, gülmeye başladı. Tuğrul devam etti:
“Şu an sanki gülmekten ağlıyormuş gibi görünüyorsun. Gözlerin kıpkırmızı ve sulu. Böyle görünen insanların gülmesi bana çok garip geliyor. Sanki, ne bileyim... Deli gibi görünüyorlar.”
“Kimse tamamen sağlıklı değil başkomiserim. Mental olarak diyorum, herkesin mutlaka bir sorunu var.” dedi Yeliz, daha canlı bir sesle. Yavaş yavaş kendine gelmeye başlıyordu.
“Evet, emin ol bizden çok daha büyük sorunları olan insanlar var. Sosyal medyada hep karşıma çıkıyor, çok üzülüyorum. Birisi kasa sırası beklerken başka biri sırasını kapmış, başka birinin kafede sipariş verdiği kahvesinin üzerindeki köpüğü erimiş. İnsanlar ne sorunlarla cebelleşiyor, senin haberin var mı?”
Yeliz yine gülmeye başladı. Sonra sigarasını bardağın içine atıp söndürdü ve oturduğu yerden kalktı.
“Ben gidip elimi yüzümü yıkayayım başkomiserim.”
“Tamam. Sonra gel de şu olay yeri fotoğraflarını inceleyelim. Davayı biz aldık ama daha hiçbir şey yapamadık. Malum, senin keyfinin yerine gelmesini bekliyoruz.”
Yeliz gülümseyerek karşılık verdi.
“Tamam başkomiserim.”
Sonra ofisten çıktı. Tuvalete doğru ilerlerken telefonu çaldı. Cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktığında alt komşusunun aradığını gördü. Meraklı bir halde cevapladı.
“Alo, bir şey mi oldu abla?”
“Böyle pat diye aradım ama müsait misin?”
“Müsaitim abla, söyle.”
“Yarım saat önce buraya bir adam geldi, seni sordu. Ben seni arayabileceğimi söyledim ama kabul etmedi. Sonra gelirim deyip gitti.”
Yeliz aniden midesinden bir yanma hissetti. Koridorun ortasında durup kadına dikkat kesildi.
“Kimmiş?” diye sordu güçlükle.
“Bilmiyorum. Garip görünüyordu, ne bileyim... Sanki sokakta kalıyormuş gibiydi. Şimdi yine gelmiş, binanın önünde kaldırımda oturuyor. Galiba seni bekliyor. Haberin olsun dedim. Belki yoldan gelmiştir.”
Yeliz dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Tüm vücudu uyuşmaya başlamıştı. Hiçbir şey hissetmiyordu. Telefon avucunun arasından kayıp yere düştü.



27 Temmuz 2026 Pazartesi

SON MÜRİD (Bölüm 3/I)


Efe elinde bir fincan kahveyle bodruma indi. Işığı açıp kapıyı kapatıp içeriden kilitledi. Yanındaki gençler buraya izinsiz girmeye asla cesaret edemezlerdi ama yine de tedbirli davranmalıydı. Bir köşeye yerleştirdiği çalışma masasına doğru ilerledi. Burada sadece cezalandırma yapmıyordu. Odanın içi çeşitli kitaplarla, alet edevatla ve dosyalarla doluydu. Masanın üzerinde ise birkaç defter, kalem ve bir bilgisayar vardı. İnterneti gençlerden birinin üzerine bağlatmıştı ama bunu kendisinden başka kimsenin kullanmasına izin yoktu. Müridlerinin dışarıyla olan tek temasları para kazanmak için çalıştıkları işlerdi. Bunu yapmak zorundaydılar, Efe'ye para getirmeliydiler. Aksi halde aç kalırlar, kira ve faturaları ödeyemezler ve bu tarikat tarihe karışırdı.
Gençlerin kimseye bu tarikat hakkında bir şeyler söylemeyeceklerine emindi. Hepsi burada kendi hür iradeleriyle kalıyorlardı ama Efe yine de tedbirini almış ve hepsine burası hakkında çenelerini kapalı tutmaları konusunda İncil'e el bastırmıştı. Kısacası güvendeydi.
Efe bilgisayarını açıp internete girdi. İlk iş olarak kendisine yeni bir site oluşturmak olacaktı. İnternette site oluşturmak için kullanılan web site karşısında duruyordu. Efe kahvesinden bir yudum aldı, sonra arkasına yaslandı ve düşünmeye başladı. İnsanların ilgisini ne çekerdi? Onları eğitim paravanı ile kendisine çekemiyordu, başka yollar denemeliydi. İnsanlar eğitimden çok boş, işe yaramaz, aptalca şeylere ilgi gösteriyordu. Bu yüzden gerçek sanatçıların hayran kitleleri azken, yeni nesil sözde rapçiler kısa sürede milyonlarca hayran kitlesine sahip oluyordu. Çünkü basit müzikleri, hiçbir anlamı olmayan basit sözleri vardı. Bu rapçileri dinleyen kitle ise belliydi; hayatını birkaç kelime ile idame ettiren aptallardı. Dünya aptallarla doluydu. Bu yüzden insanların ilgisini çekmek için aptalca bir şey üretmesi gerekiyordu. Büyük kitlelere ancak bu şekilde ulaşabilirdi, aptallara hitap ederek.
Sonunda aklına aptalca bir fikir geldi. Bunu daha önce haberlerde görmüştü. Başkası yaptığında çok işe yaramıştı, belki onda da işe yarayabilirdi. Adamın biri insanları stres atmaları için ormana götürmüştü. Herkes bağırıp çığlık atıyor, ellerine aldıkları dallarla etrafa vuruyor, kendilerince stres atıyorlardı. Üstelik kendi başlarına bedavaya yapabilecekleri bu uygulama için insanlar o kişiye binlerce lira ödemişlerdi. Başka bir uygulamada insanların gözlerini bağlıyorlar, birkaç gün boyunca topluca kaldıkları bir yerde bu şekilde yaşıyorlardı. Bu çalışma ise sözde şükür çalışmasıydı. İnsanlar gözlerini açtıktan sonra tekrar görebildikleri için mutluluktan ağlıyor, etraflarında gerçekleşen her olaya şükürle yaklaşıyorlardı. Efe'nin de insanların hem kendi hür iradeleriyle geleceği hem de bunun için para ödeyecekleri bir şey yapması gerekiyordu.
Sitenin başlığına büyük harflerle HUZURLU YAŞAM yazdı. Altına ise kısa ve öz bir açıklama yazdı:
Huzur yalnızca içimizde ya da etrafımızda değil.
Yaptıklarımızda, düşündüklerimizde ve diğer her şeyde.
Siz de hayatınızın geri kalanını tamamen huzur içinde geçirmek istiyorsanız uygulamamıza katılın.
İşlem hakkında bilgi almak için aşağıdaki numarayı arayın.
İlk seansımız tamamen ücretsiz, ikincisi ise %50 indirimlidir.
Açıklamayı yazdıktan sonra sıra bilgilere gelmişti. Evde tek bir telefon vardı. Efe'nin dışında başka kimsenin kullanmasına izin olmayan bir telefon. Efe o telefonun numarasını yazdı. Şimdi sırada siteye ilgi çekici bir tema ve görseller eklemek vardı. İnternette epey gezindikten sonra bir fotoğraf buldu. Fotoğrafta iki çocuk, bir kadın ve bir erkek vardı. Dördü el ele tutuşmuş, papatyaların arasında gülerek koşuyorlardı. Harika bir resimdi, tam da onun sitesine uygundu. Fotoğrafı bir köşeye özenle yerleştirdikten sonra temasını düzenledi. Arka plan rengi, yazı stilleri ve büyüklükleri, sitenin adresi; her şey oldukça profesyonel görünüyordu. Site artık kullanıma hazırdı. Şimdi geriye, oturup kurbanlarını beklemek kalıyordu.
Arkasına yaslanıp masanın üzerinde duran kahvesini aldı. Bir yudum içtiğinde buz gibi olduğunu fark etti. Yüzünü buruşturdu, bilgisayarı ve ışığı kapatıp üst kata çıktı ve kapıyı kilitledi. Anahtarı cebine attı. Mutfağa girdiğinde gençlerin kahvaltı hazırladıklarını gördü. Hepsi Efe'yi görünce işlerini bırakıp ellerini önlerinde birleştirdiler ve başlarını öne eğdiler. Efe elindeki fincanı tezgâhın üzerine bırakıp kapıya doğru ilerledi. Aynı anda söylendi:
“İşinize devam edin.”
Gençler işlerine geri döndüler. Efe oturma odasına geçip televizyonu açtı ve bir haber kanalı buldu. Ayakta duruyordu. İlgisini çekecek bir şey bulamazsa geri kapatıp çalışma odasına gidecekti. Bütün haber kanallarını gezdi, sonunda birinde durdu ve sesini biraz daha açtı. Alt yazıda Metruk binada korkunç cinayet yazıyordu. Efe televizyonun karşısındaki koltuğa oturdu ve dikkatle haberleri seyretti.
Muhabir, yıkıma hazır binaların bulunduğu bir sokağın başında, polis şeritlerinin hemen yanında durmuş olayı anlatıyordu. Binalardan birinde yangın çıkmış, itfaiye beş dakikadan kısa sürede olay yerine gelip yangını kontrol altına almıştı. Ancak yangının çıktığı katta, yangından hiç etkilenmeyen bir bölüm ve o bölümde yangından daha önce yanmış bir ceset bulunmuştu. Ayrıca cesedin durumu ve yerleştirilme biçimi bunun kesinlikle bir cinayet olduğunu gösteriyordu.
Başka bir detay yoktu ama Efe tüylerinin ürperdiğini hissetti. Burası polislerden kaçarken girdiği ve bir polis memurunu dövdüğü sokaktı. Eğer orada daha fazla kalsaydı belki katil onu da yakalayacak, onu da öldürecekti. Aklına aniden korkunç bir ayrıntı geldi. Efe bu sokakta bir polisi dövmüştü. Polisler soruşturmaya başladıklarında muhtemelen ellerindeki ilk şüpheli Efe olacaktı. İlk önce onu sorgulayacaklar, hatta başka bir şüpheli ya da herhangi bir kanıt bulana kadar Efe'yi ellerinde tutacaklardı.
Efe yutkundu, tüylerinin ürperdiğini hissetti. Bu tam bir felaket olurdu. Bu olursa yanındaki çocuklar başıboş kalırlar, hatta artık ona güvenmeyerek burayı terk edebilirlerdi. Ayrıca polis onu detaylı araştırdığında yaptığı işleri bile öğrenebilirlerdi. O cinayeti işlemediği ortaya çıksa bile yaptığı diğer şeylerden ceza alabilirdi. Hapse giremezdi. Oraya asla giremezdi.
Bir süre ortalıkta dolaşamaması gerekiyordu. Gözlerden uzak olması, evinde kalması gerekiyordu. Belki de sadece paranoyakça davranıyordu ama insanın bazen tedbirli davranması ve korunması için bazı durumlarda paranoyakça davranması gerekiyordu. Efe televizyonu kapatıp kumandayı sehpanın üzerine fırlattı ve arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı.




25 Temmuz 2026 Cumartesi

SON MÜRİD (Bölüm 1/II)


Cinayet Masası'nda ilk gün. Yeliz, yardımcısı olduğu başkomiserin ofisinde bulunan ve artık kendisine ait olan masaya kişisel eşyalarını yerleştiriyordu. Masanın bir köşesine küçük oğlunun fotoğraf çerçevesini yerleştirdi. Daha sonra çekmecelerini doldurdu, belindeki silahını kılıfından çıkarıp onu da kilitli çekmecesine koydu ve kilitledi. O sırada kapı açıldı ve Başkomiser Tuğrul kapıda göründü.
“Gel bakalım, ilk görevin.”
Yeliz merakla başkomisere baktı.
“Efendim?”
“Bir yangın ihbarı var, oraya gideceğiz.”
“İyi ama neden?”
“Soru sorma Yeliz, yürü hadi.”
Başkomiser kapıyı açık bırakarak ofisten ayrıldığında, Yeliz hemen biraz önce kilitlediği çekmecesini geri açıp silahını aldı ve belindeki kılıfa yerleştirdi. Sonra masanın üzerine bir göz atarak yanına alması gereken bir şey olup olmadığına baktı. Sadece sigara paketini, çakmağını ve telefonunu aldı ve ofisten çıktı. Koşarak otoparka indi ve başkomiserin çalıştırdığı araca bindi.
Yeliz araca biner binmez başkomiser gaza bastı. Yaklaşık bir saatlik uzun yolun ardından olay yerine gelmişlerdi. Etrafta herhangi bir suç unsuru göremiyordu. Buranın olay yeri olduğunu sokaktaki olay yeri inceleme ve itfaiye araçlarından dolayı anlamıştı. Araçtan indiğinde binalardan birinden siyah dumanlar yükseldiğini gördü. Buranın bir kentsel dönüşüm alanı olduğunu anladı. Sokakta bulunan bütün binalar yıkıma hazır binalardı; kapılar ve pencereler sökülmüş, balkonlar kırılmıştı. Etrafta hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Yeliz, metruk bir binanın yanmasıyla ne alakaları olduğunu hâlâ anlayamamıştı. Belki de yangın sırasında içeride biri ölmüştü. Beyaz tulumlular ve itfaiye erleri yanan binaya girip çıkıyor, birbirlerine emirler veriyordu. Başkomiser Tuğrul binaya doğru ilerlerken Yeliz’de onun peşinden gitti.
Tuğrul bir itfaiye erini durdurdu, binaya girip giremeyeceklerini sordu. İtfaiye eri içerinin güvenli olduğunu, girebileceklerini söyledi ve oradan uzaklaştı. Tuğrul ile Yeliz binaya girip merdivenleri tırmandılar. Beyaz tulumlular hızlı bir şekilde yanlarından geçip gidiyordu. Birinci kata ulaştıklarında neredeyse bütün ekiplerin bu katta dolaştıklarını görünce olay yerinin burası olduğunu anladılar ve ekipleri takip ettiler. Yeliz, genzinin yanmasıyla birkaç kere öksürdü. Yangın söndürülmüştü ama duman hâlâ boşalmamıştı. Savcı ortalıkta görünmüyordu, henüz gelmemişti. O gelmeden alabildikleri kadar bilgi almalılardı. Savcının bu davayı onlara verip vermeyeceğini henüz bilmiyorlardı çünkü ortada henüz bir cinayet olup olmadığı belli değildi. En azından Yeliz'in bildiği kadarıyla. Belki de başkomiser her şeyi biliyordu ama ona açıklama yapmakla zaman kaybetmek istememişti.
Islak koridorda biraz yürüdükten sonra bir odaya girdiler. Bulundukları katın birçok yeri yangından hasar görmüştü; tavan ve duvarlar simsiyah olmuştu ama girdikleri odada ne duman vardı ne de tavanda ve duvarlarda is. Burası yangından hiç etkilenmemişti. Bu çok tuhaftı çünkü kattaki her yer alevlere teslim olmuşken buranın nasıl sağlam kaldığına dair hiçbir mantıklı açıklama yoktu.
Yeliz, teknisyenlerin yoğunlaştığı yere yaklaşınca gördüğü manzara karşısında dehşete düştü. Bu, Cinayet Masası'ndaki ilk günü dolayısıyla hayatında gördüğü ilk cesetti; tabii izlediği film ve belgesellerdeki cesetleri saymazsa. Bu görüntüye fazla dayanamadı. Etraftakilere belli etmemek için gayret göstererek arkasını döndü, derin derin nefes alıp vermeye çalıştı ama koridordaki dumandan ve yanmış et kokusundan başka bir koku alamadı. Bu kokular onun midesinin bulanmasına neden oldu. Gözleri yaşarıyor, elleri titriyordu. Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu. Kusmamak için kendisini olabildiğince zapt etmeye çalışıyordu. Burada bu saçmalığı yaparak herkese rezil olmak istemiyordu.
Tuğrul cesede iyice yaklaşmış, inceliyor, bir yandan da teknisyenle konuşuyordu.
“Yanmış mı bu?”
“Evet başkomiserim, tamamen yanmış ama bana kalırsa kontrollü bir yanma.”
“Nasıl?”
“Ceset yanmış ama tamamen yok olmadan söndürülmüş. Bakın, bu bilinçli yapılmış. Ayrıca itfaiye buraya girdiğinde tuhaf bir şey keşfetmiş. Kapının dışında bir madde tespit edilmiş, muhtemelen yangına dayanıklı bir madde. Örnek alıp teste gönderdik. Ayrıca kapının altı ıslak havlularla kapatılmış.”
Yeliz duydukları karşısında şaşkına döndü. Cesaretini toplayarak cesede döndü ve kendisini zorlayarak inceledi. Ceset bir küvetin içinde sırt üstü yatıyordu. Duvardaki fayanslara bakılırsa burası banyo olmalıydı ama her şey sökülmüştü. Ayrıca küvet zemine sabitli değildi, muhtemelen sonradan yerleştirilmişti. Tuhaf olansa cesedin bulunduğu küvetin yarısına kadar çamurla dolu olmasıydı. Yeliz buna bir anlam veremedi. Ceset diğer her yer gibi yanmış ama tamamen yok olmadan söndürülmüş ve yanmaktan korunan bir odaya, çamur dolu bir küvetin içine bırakılmıştı. Bu bir kaza değildi, bu bir cinayetti.
“Muhtemelen yeni olmuş, öyle değil mi?” diye sordu Yeliz.
Teknisyen ona baktı. Yüzündeki cerrahi maskeyi çıkarmadığından dolayı yalnızca gözleri görünüyordu.
“Yangını caddede bulunan bir iş yeri sahibi ihbar etmiş. İtfaiye beş dakikadan kısa süre içinde buraya gelmiş ama ceset soğuk.”
Tuğrul araya girdi.
“Yani ceset daha önceden yakıldı, belki de başka bir yerde. Sonra buraya getirildi, burası hazırlandı ve bina yakıldı. Sonra da bunu yapan canavar kimse kaçıp gitti.”
“Ben de böyle düşünüyorum başkomiserim,” dedi teknisyen. “Burada yakılmadığını düşünüyorum. İtfaiyeye göre buradaki yangından kimse kolay kolay kurtulamazmış. Her yerde elektrik kabloları var. İşçiler elektrikli aletlerle çalışıyormuş ama itfaiye, elektrik akımı tehlikesine karşı bütün kabloları topladı. Yani ceset bina ile beraber yakılsaydı, bunu yapan kişinin onu buraya taşıyacak, burayı hazırlayacak ve kaçacak fırsatı olmayacaktı.”
“Belki de burası çoktan hazırdı, sadece cesedi yerleştirdi ve şu açıklıktan kaçtı. Olamaz mı?” diye sordu Yeliz.
Teknisyen gözlerini devirerek ona baktı.
“Komiserim, içerisi duman altı ama ben size cesedin soğuk olduğunu söylüyorum.”
Tuğrul kaşlarını kaldırdı ve derin bir iç çekti.
“Cinayet Masası'ndaki ilk günü, alışacak.”
Teknisyen ona bakıp başını salladı. Yeliz ise cesede bir kez daha baktı ve arkasını dönüp koşarak oradan çıktı. Binadan çıkmaya fırsatı olmadı, olduğu yerde kustu. Kustukça boğazı yanıyor, kusmuğun acı tadını alınca daha çok midesi bulanıyordu. Etraftakiler bir an durup ona baktılar. Olay yerinde kusmuş, herkese rezil olmuştu. Bu tamamen acemice bir davranıştı. Cinayet Masası'ndaki ilk gününde kendisinden bu performansı beklemiyordu. Belki de bu iş ona göre değildi; bunu kendisi de biliyordu ama kendisini buna mecbur hissediyordu.






SON MÜRİD (Bölüm 2/III)


Timur aniden gözlerini açtı. Başını kaldırdığında bir adamın ayağıyla, onun bacağını dürttüğünü gördü. Ağır ağır toparlanırken gözlerini birkaç kere kırparak ayılmaya çalıştı.
“Burada yatamazsın, defol git. Burası iş yeri.”
Timur etrafına bakınarak nerede olduğunu algılamaya çalıştı. Dün gece bir iş hanına girmiş ve bulduğu ilk yere yerleşmiş, orada uyuyakalmıştı. Şimdi de kovuluyordu.
“Tamam tamam, gidiyorum. Beni rahat bırak.” dedi Timur.
Adam ona aşağılayıcı gözlerle bakarak yanından uzaklaştı ve iş yerine girdi. Timur da yere yatak olarak serdiği giysilerini toplayıp çantasının içine koydu ve ayağa kalktı. Dışarı çıktığında durdu ve derin bir nefes aldı. Bitkin, yorgun ve açtı. Neredeyse iki gündür tek lokma yememişti.
Biraz önce iş hanında yaptığı şeyi başka bir yerde yapmış, dışarıda uyumuştu. Ama bu bilinçsizce olmuştu, yorgunluktan dolayı oturduğu yerde uyuya kalmıştı. Bu yüzden hem telefonunu hem de üzerindeki tüm parasını çaldırmıştı. Oysaki Almanya'dan buraya gelirken yanında onu epey idare edecek miktarda parası vardı. Polise de gidememişti. Nerede polis görse dikkat çekmeden kaçmaya çalışıyor, onlardan uzak duruyordu. Bunun nedenini bilmiyordu ama ona göre polis tehlikeydi, korkunçtu. Polis görünce kaçılırdı. Bu, beyninde böyle yer etmişti ve bu bilinçli olarak yaptığı bir şey değildi, dürtüseldi. Ama bunun neden beynine bu şekilde yerleştiğini bilmiyordu.
Çocukken, büyüdüğünde polis olmak istiyordu ama şimdi onları birer canavar olarak görüyor, onlardan korkuyordu. Belki de bunun nedeni hayatında hatırlamadığı o birkaç yıllık zaman diliminde yaşadığı bir olaydı. O zamanlara geri dönmeyi ve yaşadığı her şeyi en azından bir yerlere yazmayı çok isterdi. Belki de yazmıştı ama bunu da hatırlamıyordu. Hatırladığı tek şey lise dönemi, annesi, babası ve kız kardeşiydi. Hepsi bu.
Belli bir zamandan sonra yaşadığı bazı şeyleri şu an hâlâ hatırlıyordu ama hayatının birkaç yılı onun beyninden tamamen kesilip atılmıştı. Ne kadar süre olduğunu bile bilmediği o birkaç yıl yoktu. Kim bilir neler yaşamıştı.
Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmeden yürümeye başladı. Acaba tekrar o eve gitmeli miydi? Acaba kız kardeşi onu kabul edecek miydi, yoksa onun suratına tükürüp kovacak mıydı? Bundan bile emin değildi.
Onu en son ne zaman gördüğünü hatırlamıyordu. Acaba onu gördüğünde tanıyacak mıydı? Ne kadar değişmişti? Hayatında neler olmuştu, neler yaşamıştı? Her şeyi merak ediyordu.
Timur dün akşam kaçar gibi uzaklaştığı sokağa tekrar girdi. Etrafa bakınarak ağır ağır yürüdü. Biraz sonra durdu. Ona hiç de yabancı gelmeyen bir bina gördü. Durup bir süre binaya baktı. Binayı hatırlamıştı ama bunun dışında başka hiçbir şey hatırlamamıştı. Kaçıncı kata çıkması gerektiğini bilmiyordu.
Binaya yaklaşıp herhangi bir zile bastı ve bekledi. Biraz sonra kapı açıldı. Binaya girip kapıyı kapattı ve etrafa bakındı. Yukarı çıkan dar bir merdiven vardı. Zemindeki fayanslar tarihten kalmaydı. Duvarların rengi solmuş, sıvaları dökülmüş, yer yer çatlaklar oluşmuştu. Oldukça eski bir binaydı. Bu binaya en son ne zaman girdiğini hatırlamıyordu. Muhtemelen yirmi yıl önceydi.
Üst kattan birinin seslendiğini duydu. Ağır ağır merdivenleri tırmanıp birinci kata çıktı. Kapıda orta yaşlarda bir kadın vardı. Meraklı gözlerle ona bakıyordu.
“Ben oğlum geldi sanmıştım. Siz kimsiniz?” diye sordu kadın onu baştan aşağı süzerken.
“Şey, ben birine bakmıştım. Yeliz, Yeliz Çınar. Onu tanıyor musunuz acaba?”
“Binada iki tane Yeliz var. Öğrenci olana mı baktınız, komiser olana mı?”
Timur kaşlarını çattı.
“Komiser mi?”
Komiser. Polis.
Timur tüm vücudunun titrediğini hissetmeye başladı. Kardeşi şu an yetişkin bir kadındı. Dolayısıyla komiser olan Yeliz olmalıydı.
“Siz kimsiniz? Hangisine geldiniz?” diye sordu kadın ısrarcı bir tavırla.
“Ben... Şey, sanırım komiser olana.”
“Sanırım mı?”
“Evet, komiser olana geldim.”
“Bir üst katta oturuyor ama şu an evde değil. Ne zaman gelir bilmiyorum. İsterseniz arayıp haber vereyim.”
Timur düşünmeye bile gerek duymadı. Kadına net bir cevap verdi.
“Hayır, gerek yok. Ben daha sonra tekrar uğrarım.”
Timur merdivenleri hızla inerken kadın meraklı bir hâlde onun arkasından baktı. Timur kendisini dışarı attığında nefes nefeseydi. Derin derin nefes alıp veriyor ama hava ciğerlerine ulaşamadan yarı yolda tekrar dışarı çıkıyordu. Bu kez vücudu oksijensizlikten uyuşmaya başladı. Birkaç adım attı ama daha fazla gidemedi. Yere çömelip sakinleşmeye çalıştı.
Kardeşi bir polisti. Bunu nasıl yapacaktı? Onunla nasıl karşı karşıya gelecekti? Onun hayatına nasıl girecekti?
Bunu yapamazdı. Bu çok korkunç bir durumdu. En iyisi şimdiye kadar yaptığını yapmaktı; ondan uzak durmak. Şimdiye kadar o yokmuş gibi nasıl yaşadıysa aynı şekilde yaşamaya devam etmekti. Ama onu çok merak ediyordu. Belki onu bulup sadece uzaktan seyrederek hasretini giderebilirdi ama onunla karşı karşıya gelemezdi. Polis olması her şeyi değiştirmişti.
Timur başladığı yere geri dönmüştü. Boşu boşuna heveslenmiş, beklentiye girmişti ama bütün hayalleri yerle bir olmuştu. Hiçbir zaman bir ailesi olamayacaktı. Onun istediği tek şey buydu; küçük bir aile.
Belki de babasının peşine düşmesinin zamanı gelmişti. Eğer hâlâ hayattaysa, kız kardeşini bulduğu gibi onu da bulabilirdi. Bunu nasıl yapacağını bilmiyordu ama deneyecekti. Bunun için önce kendi geçmişini araştırmalıydı ama her şeyden önce yapması gereken şey bir iş bulmaktı.
Sokakta dilencilik yapamayacağına göre bu şekilde devam ederse açlıktan ölecekti. Su ihtiyacını camilerin şadırvanlarındaki musluklardan gideriyordu ama yiyecek ihtiyacını gideremiyordu. Kendisine uygun bir iş aramak için oradan uzaklaştı.

24 Temmuz 2026 Cuma

SON MÜRİD (Bölüm 2/II)


Yeliz dairesinin önüne geldiğinde anahtarını çıkarıp kapıyı açtı ve içeri girdi. Kendisini çok bitkin hissediyordu. Bir an önce yatıp uyumak istiyordu. Karnı çok açtı ama bunu umursamadı. Orada gördüklerinden sonra oturup yemek yiyemezdi. Kapıyı kapattığında salondan sesler geldiğini duydu. Bir an durakladı, sonra ağır adımlarla salona gitti. Oğlu ile eski kocasını televizyon karşısında otururken buldu. Yine abur cubura dadanmışlardı. Yeliz onlara yaklaşarak söylendi.
“Ona bunları yedirme demedim mi?”
Sonra sehpanın üzerindeki cips paketlerini ve meyve sularını toplamaya başladı. Orhan göz ucuyla ona bakıyordu. Yüzünde anlamsız bir ifade vardı ama Yeliz bunu umursamadı. Onunla ilgili olan hiçbir şey Yeliz'in umurunda değildi. Eray annesini fark etmemişti bile. Hatta sehpanın üzerinden kaldırılan cipsleri de... Gözlerinin meraklı bir halde televizyona kilitlemişti. Üç yaşında bir çocuğun ilgisini çekmek pek de zor değildi ama televizyondaki program onu etkisi altına almıştı. Yeliz mutfağa doğru ilerlerken Orhan’da oturduğu yerden kalkarak onun peşinden gitti.
“Neyin var, çok kötü görünüyorsun?” dedi Orhan. Yeliz tezgahın üzerini toplarken ona bakmadan karşılık verdi.
“Bugün biraz yoğundu.”
“Yeni büron nasıl, alıştın mı?”
“Ne demezsin...”
Orhan ona biraz daha yaklaştı ve tezgaha yaslandı. Kollarını bağlamış, bir şey söylemek için hazırlanıyordu ama Yeliz hâlâ ona bakmıyordu.
“Buraya gelirken şey oldu,” diyerek söze girdi Orhan ama Yeliz onun sözünü kesti. Ona döndü ve baygın gözlerini ona dikti.
“Baksana, Eray'ı bugün götürebilir misin? Bir gün daha sende kalsın, olur mu?”
Orhan bunu duyunca şaşırdı. Kollarını indirdi ve kaşlarını çattı.
“Yeliz, sen gerçekten iyi misin? Hastaneye gidelim mi?”
Yeliz’de tezgaha yaslandı ve şakaklarını ovaladı. Sonra derin bir iç çekti ve tekrar ona baktı.
“Bugün çok kötü bir şey gördüm. İyi değilim. Onunla ilgilenemem. Sadece bir gün daha sende kalsın, yarın getirirsin, olur mu?”
“Ceset mi? Çok mu kötüydü?”
“Korkunçtu.”
Yeliz tekrar tezgahın üzerini toplamaya devam etti.
“Olur, tabii ki götürürüm.”
“Sen ne diyecektin?”
Orhan başını hızlı hızlı iki yana salladı.
“Hiç, önemli bir şey değil.”
Yeliz ona kısa bir bakış attı.
“Söylesene.”
Orhan biraz tereddüt etti, sonra anlatmaya başladı.
“Buraya gelirken sokakta birini gördüm.”
“Sokakta sadece biz mi yaşıyoruz?”
“Hayır, tabii ama adam çok tuhaftı. Galiba aklında bir sorun vardı.”
“Herkes normal olmak zorunda değil Orhan. Eray'ın yanına git, çocuk yalnız.”
Orhan başını öne eğdi, sonra göz ucuyla ona baktı.
“O seni sordu.”
Yeliz anında durdu. Birden tüylerinin ürperdiğini hissetti. Kaşlarını çattı. Elindeki bardağı tezgahın üzerine bıraktı ve ağır ağır ona döndü.
“Beni mi sordu?”
Orhan başını dikleştirdi ve kendinden emin bir tavırla karşılık verdi.
“O senin abindi Yeliz.”
Yeliz olduğu yere çakılıp kaldı. Tüm bedeni taş kesildi. Hareket edemiyor, nefes alamıyordu. Sanki görünmez bir güç bedenini esir almış, hareket etmesini engelliyordu. Ağzı bir karış açık kalmıştı. Kısa süreli şoku atlattıktan sonra yutkundu, derin bir nefes aldı ve gözlerini birkaç kere kırptı. Doğru anlayıp anlamadığını teyit etmek için kekeleyerek sordu.
“O benim... Abim miydi?”
“Buna eminim. Senin eski eşin olduğumu söyleyince şaşırdı, sonra Eray'a baktı. Ne bileyim, çok tuhaftı. İyi görünmüyordu.”
Yeliz neredeyse algı kabiliyetini kaybedecekti. Şu an olanları kafasında onlarca kez döndürüp dolandırıyor, algılamaya çalışıyor, bunların gerçekliğini sorguluyordu.
“Ama bu nasıl olabilir ki?” diye tekrar sordu Yeliz.
Orhan onun kolunu sıvazladı ve teselli etmeye çalışarak karşılık verdi.
“En azından artık hayatta olduğunu biliyorsun Yeliz. Bu bile senin için çok büyük bir şey, öyle değil mi?”
Yeliz gözlerinin dolduğunu hissetti. Başını öne eğdi ve gözlerini tek noktaya sabitledi. Bu nasıl olabilirdi? Annesiyle abisi ortadan kaybolmuş, Yeliz ise yıllarca onları aramış, hatta artık öldüklerine inandığından dolayı bir süre sonra cesetlerini aramaya başlamıştı. Hatta onları bulmak için gerekli yetkiye ve kaynaklara sahip olabilmek için polis olmuş, cinayet masasına geçebilmek için çok çabalamıştı. Bu da yetmez gibi onların kaybının ardından hastalanan ve neredeyse aklını yitiren babasıyla uğraşmış, artık ona bakamayınca da bir bakım evine yerleştirmişti. Kısacası onların aniden ortadan kaybolmaları hem Yeliz'in hem de babasının hayatını alt üst etmişti. Şimdi de abisinin aslında hayatta olduğunu öğrenmişti. Belki annesi de hayattaydı. Yeliz hüngür hüngür ağladığının farkında bile değildi. Tüm bedeni uyuşmuştu. Hızla başını kaldırıp Orhan'a baktı.
“O nerede?” diye gelişi güzel sordu.
“Ben, onu durdurmaya çalıştım ama o arkasına bakmadan gitti.”
“Nereye?”
“Bilmiyorum ama gerçekten onu durdurmaya çalıştım.”
Yeliz hızla mutfaktan çıkıp oturma odasına gitti ve sehpanın üzerine bıraktığı cep telefonunu ve aracının anahtarını aldı. Arkasını dönmek üzereyken geri dönüp sigara paketini ve çakmağını da aldı ve hâlâ televizyona kilitlenmiş olan Eray'ın alnına bir öpücük kondurdu.
Orhan ise salonun kapısının önünde durmuş, anlamamış gözlerle ona bakıyordu. Yeliz evin dış kapısına doğru ilerlerken Orhan yine onun peşinden gitti ve merakla sordu.
“Nereye gidiyorsun?”
“Onu bulmaya.”
“Ne? Onu nerede bulacaksın ki? Hem saat çok geç. Bence bunu yarın...”
Yeliz ayakkabılarını giyip ona döndü.
“Eray'ı uyut. Fazla geç saate kadar oturmasın.”
Yeliz hızla merdivenleri inerken Orhan’da onun arkasından baka kaldı. Yeliz binadan çıkıp etrafına bakındı. Derin derin nefes alıp veriyor, şuursuzca ağlıyordu. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Olduğu yerde durup bir süre düşünmeye çalıştı ama hiçbir şey düşünemiyordu. Beyni resmen durmuştu. En iyisi emniyete gitmek ve birilerine derdini anlatmaktı. Ona ancak polisler yardım edebilirdi. Aracına binip emniyete doğru yola çıktı. Otoparka girip aracını bir yere park etti ve araçtan indi. Ağlaması durmuştu ama hâlâ nefes almakta zorlanıyordu ve vücudundaki uyuşukluk hâlâ geçmemişti. Bu sabah gördüğü vahşi cinayeti çoktan unutmuştu. Artık daha önemli sorunları vardı. Kendi çalıştığı büroya gitti ve birilerini bulmaya çalıştı. Gece mesaisinde olan bir komiser arkadaşını buldu. Bu olay cinayet masasının işi değildi ama Yeliz'in aklına şimdilik sadece bu gelmişti. Yeliz Can'ın yanına yaklaştığında, Can başını bilgisayardan kaldırıp ona hiç bakmamıştı.
“Evet,” dedi Can, bilgisayar klavyesinde parmaklarını gezdirirken.
“Benim... Benim sana bir şey anlatmam gerek.”
Can başını kaldırdı. Karşısında Yeliz'i görünce şaşırdı.
“Bu halin ne? Sen eve gitmedin mi?”
“Gittim ama geri geldim. Beni dinlemek zorundasın. Bana yardım et, lütfen.”
Yeliz'in konuşurken sesi titriyordu ve ağlamaklı bir hali vardı. Can ellerini iki yana açtı ve başını evet anlamında salladı.
“Tabii ki. Otur, anlat bakalım.”
Yeliz masanın başında dikilirken konuşmaya devam etti.
“Galiba... Galiba abim hayatta. Benim yanıma gelmeye çalışmış.”
Can gözlerini kocaman açtı ve şaşkınlıkla ona baktı.
“Sen ciddi misin? O yaşıyor mu? O olduğuna emin misin?”
“Ben görmedim. Orhan görmüş. O olduğuna emin olduğunu söylüyor. Benim evimin sokağına gelmiş, beni aramış, ona beni sormuş.”
Yeliz bunları söylerken tekrar gözyaşlarına boğuldu.

22 Temmuz 2026 Çarşamba

SON MÜRİD (Bölüm 1/I)


Güneş tam tepedeydi. Sıcaklık dayanılmaz derecede bunaltıcıydı. Saat öğlenin biriydi. Bu havada, bu güneşin altında beklemek akıl kârı değildi ama Efe hiç şikâyet etmeden orada durmuş, yoldan geçen ve onun yüzüne bile bakmayan birkaç kişiye elindeki broşürleri dağıtmaya çalışıyordu.
Aslında gittiği her yerde yakışıklı ve çekici olmasından dolayı tüm gözler onun üzerinde olurdu. Belki de enerjisinden dolayı insanlar ondan etkileniyor, onun etrafında olmak için çabalıyordu ama şu an dışarıda olan herkes bir an önce gölge bir yer bulmak için çabalıyordu. Bu yüzden kimsenin dikkatini çekmiyordu.
Tişörtü ve saçları terden sırılsıklam olmuştu. Avuçlarının terinden elindeki broşürler ıslanmış, mürekkepler birbirine karışmaya başlamıştı ama o bunların hiçbirini umursamıyordu. Ara sıra nefes almakta zorlanıyor, gözleri kararıyor, bayılacak gibi hissediyordu ama bu da onu durdurmuyordu. Şu an yaptığı iş onun canından bile daha önemliydi.
Elindeki broşürde bir çeşit kişisel gelişim eğitimi hakkında bilgiler yer alıyordu. Başka bir bölgede dağıttığı broşürlerde temel İngilizce eğitim bilgileri, başka birinde ise metafizik eğitimi ile ilgili bilgiler vardı. Bunun gibi daha birçok eğitim broşürü dağıtmıştı ama bunların hepsi yalandı. Böyle eğitimler yoktu, kendisi de eğitmen değildi. Bunları sadece
insanları kandırarak kendisine çekmek, göz boyamak için bir paravan olarak kullanıyordu, hepsi bu. Asıl amacı, kendisinin kurduğu ve lideri olduğu bir tarikata mürid toplamaktı. İnsanları daha kolay kandırabileceğinden dolayı gençlerin eğitim adı altında kendisiyle iletişime geçmelerini sağlıyor, yüz yüze görüşme için ikna ediyor, daha sonra bomboş vaatlerle beyinlerini yıkayarak tarikatına sokmaya çalışıyordu ama şimdiye kadar sadece üç tane mürid toplayabilmişti. Bunun sebebi insanların böyle oyunlara kanmayacak kadar akıllı olmaları değil, eğitime önem vermeyecek kadar cahil olmalarıydı. Efe tüm bu broşürleri eğitim adı altında dağıtıyordu ve buna rağmen kimse onunla ilgilenmiyordu.
“Efendim, kişisel gelişim eğitimimizle ilgilenir miydiniz? Deneme amaçlı ücretsiz kursumuz var efendim. Buyurun, bakar mısınız? Affedersiniz, kursumuzun ücretsiz denemesi var.”
Efe önünden geçen herkesi ikna etmek için çabalıyordu ama nafile. Burada, bu sıcağın altında bunu başaramayacağını anlayınca yer değiştirmeye karar verdi. Yere koyduğu çantasını alıp broşürleri içine koydu ve oradan uzaklaştı. Oldukça büyük ve işlek bir caddedeydi, buna rağmen dışarısı bomboştu.
Artık güneş gözlüğünü takması gerekiyordu çünkü başı çatlayacak gibi hissediyordu. Biraz daha ilerlediğinde bir polis aracı gördü. Anında durdu. Aracın çakarları açıktı ve park halindeydi. İçinde iki tane polis memuru oturuyor, boş gözlerle etrafa bakınıyorlardı. Efe oradan geçip geçmemek konusunda kararsız kaldı. Onu daha önce burada şikâyet etmişlerdi. İki polis tarafından, bir daha buralarda dolanırsa gözaltına alınmakla tehdit edilerek bölgeden kovulmuştu. Bu polisler onlar olabilirdi de olmayabilirdi de.
Efe kısa bir süre düşündükten sonra araçtaki polislerin zaten dalgın olduklarını fark etti ve başını öne eğip hızlıca yanlarından geçmeye karar verdi. Güneş gözlüğünü taktı, çantasının kulpunu sıkıca tutarak aracın yanından geçti. Hızlı adımlarla ilerlerken birinin arkasından seslendiğini duydu.
“Beyefendi, bakar mısınız?”
Sonra bir araç kapısının kapandığını duydu. Ona seslenenin polislerden biri olduğunu anladı. Dudağını ısırdı, sonra sakin kalmaya çalışarak arkasını dönüp etrafına bakındı. Polis memuru aracın yanında durmuş, ona eliyle yanına gitmesi için işaret yapıyordu. Efe etrafa göz gezdirerek memuru görmemiş gibi davrandı ve tekrar önüne dönüp yürümeye devam etti.
Memur tekrar seslendi.
“Beyefendi, durun.”
Polis de onun peşinden yürümeye başladı. Efe onun ayak seslerinin kendisine yaklaştığını anlayınca önce adımlarını hızlandırdı, sonra koşmaya başladı. Polis de peşinden koşuyordu. Biraz sonra aracın sirenleri çalmaya başladı ve araç da onun önünü kesmek için diğer yönden hızla ilerlemeye başladı.
Efe var gücüyle koşuyor, bir yandan da küfürler sayıyordu. Demek polisler onun düşündüğü gibi dalgın değillerdi. Etrafı gerçekten izliyorlardı. Efe’de onların epey dikkatini çekmişti. Belki de daha önce onu uyaran polislerden biriydi.
Efe caddenin sonuna geldiğinde araç yoluna atladı. Etrafına hiç bakmadı. Gözünü karşı kaldırıma dikmişti. Araçların arasından koşarak karşıya geçti. Araçlar ani frenler yapıyor, kornalar çalıyor, bazıları camlardan başlarını uzatıp ona bağırıp çağırıyordu.
Polis memuru, Efe’nin durduğu araçların arasından geçerek onun peşinden koşmaya devam ediyordu. Bir yandan da telsizinden birilerine anons geçiyor, yol tarifi yapıyordu. Muhtemelen araçtaki arkadaşıyla konuşuyordu.
Efe bir ara sokağa daldı. Polis de onun peşindeydi. Sokağın sonuna doğru ilerlerken buranın bir kentsel dönüşüm alanı olduğunu fark etti. Bütün binalar yıkıma hazırlanıyordu. Hiç düşünmeden binalardan birinin içine girdi ve kapının hemen dibinde duvara dayanıp beklemeye başladı. O polisi hazırlıksız yakalayacak, onu pataklayacak, gerekirse güç kullanacaktı. Bunu yapmaktan korkmuyordu. Ne diye korkacaktı ki? Ellerinde silah olmasa hiçbiri bir şüphelinin peşinden gitmeye cesaret edemezdi.
Polis de yıkılmaya hazır metruk binaların arasına daldı. Sonunda belindeki silahını kılıfından çıkardı ve emniyet kilidini kapatıp namluya bir mermi sürdü. Sonuçta neyle karşılaşacağını bilmiyordu, tedbirli davranıyordu.
Efe’nin ise elinde hiçbir silah yoktu. Ne kesici ne delici. Onun tek silahı yumruklarıydı. Bunun yeterli olacağını düşünüyordu.
Polis silahını doğrultmuş, ağır adımlarla binaların arasında dolaşarak bağırıyordu.
“Neredesin? Çık ortaya, bir şey yapmayacağım.”
Efe sırıttı. Memur oldukça genç ve yakışıklıydı. Muhtemelen acemiydi. Belki de sadece üniforma için polis olmuştu ama Efe onun karizmasını birazdan yerle bir edecekti. Memur onun bulunduğu yere yaklaştığında Efe biraz daha ilerlemesini bekledi. Şimdi memurun arkasında kalmıştı. Yavaş adımlarla saklandığı yerden çıktı ve memurun üzerine doğru yürüdü. Çıt çıkarmıyordu ama memur muhtemelen dürtüsel olarak bunu hissetmiş ve hızla arkasına dönmüştü.
Aniden göz göze geldiler. Efe ona bir yumruk savurdu ama memurun refleksle geri çekilmesinden dolayı yumruğu boşa gitti. Sonra memur onun üzerine atıldı ve Efe kendisini toparlayamadan onun suratına bir yumruk attı. Efe bu yumrukla serseme döndü, sendeledi ve duvara yapıştı. Memur tekrar onun üzerine atıldı ama Efe bu kez de bir tekme savurdu. Tekmesi memurun kasıklarına gelmişti. Memur bu acıyla iki büklüm oldu ve silahını yere düşürdü. Efe bunu fırsat bilerek koşarak oradan uzaklaştı. Memurun silahını alabilirdi ama bu riske girmek istemedi. Bir silaha ihtiyacı yoktu. Neden başını durduk yere belaya sokacaktı ki?
Efe tekrar araç yoluna geldiğinde durdu ve etrafına bakındı. Nefes nefese ve kan ter içinde kalmıştı. Etrafta görünürde bir polis aracı yoktu. Bunu fırsat bilerek tekrar koşmaya başladı ve oradan uzaklaştı.

21 Temmuz 2026 Salı

SON MÜRİD (Bölüm 2/I)


Efe ofisinde oturmuş, dalgın bir halde karşı duvarda asılı olan tabloya bakıyordu. Tablo çamur ve su kullanılarak yapılmıştı. Gelişi güzel dağıtılmış çamur, su ile karıştırılarak bulanık bir görünüme sahip olması sağlanmıştı. Ayrıca tuvalin etrafı ateşle yakılarak yer yer parçalanmıştı. Bu tabloyu geçen sene kandırarak ağına düşürdüğü ve hâlâ kendisinin emri altında olan bir mürid yapmıştı. Efe onu kandırmanın çok zor olacağını sanmıştı çünkü genç adam bir hukuk fakültesi öğrenciydi. Oldukça bakımlı, tertipli ve akıllı bir gence benziyordu. Efe ondan pek umutlu olmasa da genç kandırılmakla kalmamış, bu tarikata ve şeyhine resmen canı pahasına bağlanmıştı. Bu, Efeyi de şaşırtmıştı ama hâlinden memnundu. O genç, Efe ve bu tarikat için canını bile ortaya koyardı. Bu tabloyu da tarikatına olan bağlılığının bir simgesi olarak yapmıştı. Çamur ve yanık. Bataklık ve Ateş. Bataklık Ateşi. Tarikatın adı buydu. Oldukça özgün ve güçlü bir isimdi. Tablonun yapımı için kullanılan malzemeler de tam olarak bu ismi simgeliyordu. Efe’nin dalgınlığını ofisin açılan kapısı bozdu. Başını çevirdiğinde tablonun sahibi genç göründü. Çocuk yirmi yaşındaydı, tam yönetilecek bir yaştaydı. Aklı başına gelip gerçekleri öğrenmeden önce Efe ondan olabildiğince yararlanmaya, onu kullanmaya çalışıyordu. Çocuk ellerini önünde birleştirmiş, başını öne eğmiş, kapının önünde duruyordu.
“Şeyhim, geldiğinizden beri buradan çıkmadınız. Sizi hiç iyi görmedim. Bir sıkıntınız mı var?”
Efe gözlerini tekrar duvardaki tabloya dikti ve dalgın bir halde karşılık verdi.
“Sana bir şey soracağım ama bana dürüstçe cevap vereceksin.”
“Tabii ki şeyhim.”
“Eğer bir gün beni götürürlerse ne yaparsın?”
Genç, göz ucuyla ona baktı, kaşlarını çattı. Şaşkın ve meraklı bir hâli vardı.
“O ne demek şeyhim? Sizi kim götürecek ki?”
“Herhangi birisi işte. Polis olur, mafya olur, ne bileyim.”
“Polis ya da mafya sizi neden götürsün ki şeyhim? Siz kötü bir şey yapmıyorsunuz ki. Siz sadece...”
“Sadece soruma cevap ver.” dedi Efe ona dönerek. “Ne yapardın?”
Genç tekrar başını öne eğdi ve hiç düşünmeden cevap verdi.
“Tabii ki peşinize düşerdim şeyhim. Sizi alana kadar da peşinizi bırakmazdım.”
“Peki beni almak için ne yapardın?”
“Eğer sizin serbest kalacağınızı bilseydim canımı verirdim şeyhim.”
“Hiç düşünmez miydin?”
“Hayır şeyhim.”
Efe bu kez ayağa kalktı. Derin bir iç çekerek pencereye yaklaştı, siyah perdeyi açıp pencereyi araladı ve odanın biraz havalanması için açık bıraktı. Sonra aynanın karşısına geçti.
“Şeyhim, yemek hazır. Bugün hiçbir şey yemediniz,” dedi genç adam.
“Geliyorum.”
Genç adam geri geri giderek kapıdan dışarı çıktı ve kapıyı kapattı. Efe aynada bir süre kendisini seyretti. Uzun boylu ve zayıftı ama sıska değildi. Belirgin ve biçimli yüz hatları, omuzlarına düşen kumral saçları vardı. Aynaya her baktığında kendisine hayran oluyordu. Etrafındakiler de böyle düşünüyordu. Girdiği her ortamda gözleri üzerine çekiyordu. Bu ilgi onun hoşuna gidiyordu ama hiçbir halta yaramıyordu. Görüntüsü işini kolaylaştırmıyordu. Ne kendisine daha fazla mürid bulabiliyordu ne de kadınlar yanına yaklaşıyordu. Yakışıklı olduğu kadar bakımlıydı da... Temiz ve düzenliydi. Ama kendisinde, kadınları iten ya da en azından yaklaşmalarını engelleyen bir şey vardı. Görünmez bir kalkan, onları kendisinden uzak tutan bir güç. Görüntü her şey değildi. Bu yüzden yıllardır yapayalnızdı. Hayatına hiç kadın girmemişti. Elbette bir kadının peşinden koşacak hâli yoktu. En azından birilerine bazı sinyaller veriyor, ilgi gösteriyordu ama nafile. Bu yüzden artık kadın beklemeyi de bırakmıştı. O bu dünyada eşsiz ve yalnız kalacaktı. Buna mahkûmdu, bunu kabullenmişti. Elbette bazen ihtiyaçları oluyordu ama bunu da mastürbasyon yaparak karşılamaya çalışıyordu. Hiç yoktan iyiydi.
Ofisinden çıkıp yemek salonuna geçti. Masada üç kişi vardı; kendisine sadık üç mürid. Bunlar da şimdilik idare ederdi ama daha fazlasına ihtiyacı vardı. Üç kişiyle ne yapabilirdi ki? Bir yerlerde yanlış yapıyordu ama nerede yaptığını bir türlü bulamıyordu. Bunun üzerine düşünmeli ve kendisine farklı yöntemler geliştirmeliydi.
Sofraya oturduğunda masadakiler hâlâ onun yemeğe başlamasını bekliyordu. Efe ellerini birleştirip gözlerini kapattı. Masadakiler de aynısını yaptı. Efe sofra duası etmeye başladı.
“Tanrım, bugün de karnımızın doymasına izin verdiğin ve bize bu nimetleri verdiğin için sana sonsuz teşekkür ederiz. Amen.”
Gençlerin hepsi bir ağızdan tekrar etti:
“Amen, amen, amen.”
Sonra Efe yemeğini yemeye başladı. Gençlerden biri bir şey söylemek için sabırsızlanıyordu; bu her hâlinden belliydi. Ama yemeğin bitmesi ve herkesin sofradan kalkması gerekiyordu çünkü sofrada yemek sırasında herhangi bir şey konuşmak kesinlikle yasaktı.
İçlerinden biri buraya ilk geldiğinde bu kuralı unutarak bir diğerinden tuz istemişti. Bunun üzerine diğer iki genç dehşet içinde birbirlerine bakmışlardı. Efe o an o genci sofradan kaldırmış ve bodruma götürmüştü. Onu bir güzel ıslatıp ölümcül olmayan voltajda elektrik vermişti. Bunun üzerine bir daha sofrada yemek sırasında hiç kimse ağzını açmamıştı. Efe sofradan kalkana kadar hiç kimse sofradan kalkmaya bile yeltenmemişti.
Bulundukları mekân çok fazla işlek olmayan ve neredeyse terk edilmiş bir mahallede, müstakil bir binaydı. İki katlıydı, bir de bodrumu vardı. Etrafta kimse olmadığından dolayı burada işlerini rahatlıkla yapabiliyorlardı.
Binanın zemin katında Efenin ofisi, yemek ve oturma odası ve topluca çalıştıkları ayrı bir oda vardı. Üst katta yatak odaları vardı ama odaların yalnızca ikisi doluydu. Efe yalnız kalıyor, diğer üç genç tek odada kalıyordu. Diğer boş odaları da her ihtimale karşı hazır vaziyette boş tutuyordu. Belki kendisine yeni müridler bulursa direkt yerleşmeleri için hazır bir oda olmasını istiyordu.
Bodrum katı ise daha karanlık işler için kullanıyordu. Gençlerin bilmediği başka işler ve cezalandırmalar için. Şimdilik rahat ve güvendeydiler ama yakın zamanda buradan taşınmak zorunda kalabilirlerdi. Efe daha önce çok fazla yer değiştirmişti. Kovulmuş, şikâyet edilmiş, yakalanmıştı. Bunun gibi sorunlardan dolayı hiçbir yerde bir aydan fazla kalamamıştı ama ilk kez yaklaşık iki yıldır aynı yerde kalıyordu. Bu gençleri emri altına aldıktan sonra sorun yaşamamıştı çünkü seçtiği yer doğru bir yerdi. Ama yakında burası da elinden gidecekti. Boş evlerin sahipleri ve müteahhitler ortalıkta cirit atıyordu. Efe buraya kira ödüyordu ama sonuçta önemli olan ev sahibinin isteğiydi. O istediği an evi boşaltması gerekecekti.
Ev sahibi yanındaki gençleri onun kardeşi olarak biliyordu; yani dört erkek kardeş beraber yaşıyordu. Eğer ev sahibinin istediğini yapmazsa başı tekrar derde girebilirdi. Şimdiden kendisine yeni bir mekân aramaya başlasa iyi olurdu.
Efe karnını doyurduktan sonra masadan kalktı. Gençler de hemen yerlerinden kalkıp ellerini önlerinde birleştirdiler.
“Ben yatacağım, beni rahatsız etmeyin.” dedi Efe.
İçlerinden biri bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama Efe çoktan arkasını dönmüş, kapıya doğru ilerliyordu.

17 Temmuz 2026 Cuma

SON MÜRİD (Bölüm 1/III)


Hava kararmıştı. Ne zamandır yürüdüğünü bilmiyordu, doğru yere gidip gitmediğini bile bilmiyordu. Yanında ne saat vardı ne de cep telefonu. Sadece hatırladığı yolları aşındırıyor, varacağı yerin ve orada karşılaşmayı beklediği kişinin doğru yer ve kişi olmasını umuyordu. Karanlık olmasına rağmen hava bunaltıcıydı. Neyse ki yanında fazla yük yoktu; yalnızca içinde birkaç parça kıyafet ve birkaç kişisel eşya olan sırt çantası vardı. Parası olmadığından herhangi bir toplu taşıma aracına binememiş, bu yüzden sırtındaki çanta ona her geçen saat daha da ağır gelmeye başlamıştı. Yorgun, uykusuz ve bitkindi. Aynı zamanda karnı çok açtı. Karnını nasıl doyuracağını bilmiyordu. Bir dilenci gibi esnaftan yiyecek istemeye de utanıyordu. Gerçi şu an görüntüsü zaten bir dilenciyi andırıyordu. Üzerinde yamalı eski bir tişört ve şort vardı. Ayakkabılarının tabanları açılmış, onu zar zor idare ediyordu. Belki aradığı yeri bulabilirse orada karnını doyurabilirdi. En azından bir iş bulup para kazanana kadar orada kalabilirdi. Tabii kabul edilirse. Kabul edileceğini biliyordu ama kim bilir... Herkesin kendi hayatı vardı. Caddede bir süre daha yürüdükten sonra ona tanıdık gelen bir sokak gördü, durdu ve sokağa baktı. Karanlıktan dolayı pek anlayamasa da sokağın hemen köşesinde bulunan eski kahvehaneyi hatırlamıştı. Hâlâ işliyordu. Açık olan kapıdan içeri baktığında içerinin tıka basa dolu olduğunu gördü. Sonra sokağa girdi ve yürümeye başladı. Bazı binalar da ona tanıdık geldi, bazıları ise yenilenmişti. Onun aradığı binanın hâlâ eski olmasını umuyordu, aksi halde kapı kapı dolaşarak aradığı kişinin adını ve nerede oturduğunu soramazdı. Kimse de ona bu bilgiyi vermezdi.
Biraz sonra durdu. Nefes nefese kalmıştı. Yine nefes almakta zorlanıyordu. Bu yorgunluktan değildi, panik ataktı. Elleri ve bacakları uyuşmaya başladı. Derin derin nefes alıp veriyor, sakinleşmeye çalışıyordu ama sakinleşmek yerine bu kez gözleri kararmaya başladı. Bayılma ihtimaline karşı bir binaya yaklaştı ve duvara tutunarak yere çömeldi.
Gözlerini kapattı ve sakinleşmeye çalıştı ama her geçen dakika daha da kötüye gidiyordu. Bu kez gözlerinin önünde kırmızımsı, bulanık bir görüntü oluşmaya başladı. İşte yine başlıyordu. Görüntü giderek netleşiyordu. Hayır... Şimdi burada, sokak ortasında olmazdı. Gözlerini açıp birkaç kere kırptı, etrafa bakındı ama görüntü gitmedi. Bulanık görüntü bu kez alevleri andırmaya başladı. Her yer alev alev yanıyordu. Timur daha hızlı nefes alıp vermeye başladı. Bu yine bir halüsinasyon muydu yoksa gerçek mi, ayırt edemiyordu ama bütün binalar alev alev yanıyordu. Her yer yanıyordu. Alevlerin sıcaklığını bile hissedebiliyordu.
Biraz sonra alevler ona doğru yaklaşmaya başladı, sonra bedenini sardı. Bedeni alevlere teslim oluyor ve o hiçbir şey yapamıyordu. Her yeri yanıyordu. Olduğu yere devrildi ve bedenindeki alevleri söndürmeye, kendisini yanmaktan kurtarmaya çalışıyordu. Aynı anda bağırıyor, çığlık atıyordu.
“Yardım edin! Hayır, imdat! Yardım edin, yanıyorum...”
Gözlerini sıkıca kapatmış, yerde acı içinde çırpınıyordu. Sonra kendi çığlıklarına başka bir ses karıştı.
“İyi misiniz? Bana bakın, bir şey yok.”
Timur aniden gözlerini açtı, donup kaldı. Yattığı yerden doğrulup boş gözlerle etrafına bakındı. Hüngür hüngür ağlıyor, tüm vücudu elektrik akımına kapılmış gibi titriyordu. O neler olduğunu anlamaya çalışırken karşısındaki adam ve yanında duran küçük çocuk anlamamış gözlerle ona bakıyordu. Adam yere dizlerinin üzerine çöktü, onun omzuna dokundu.
“İyi misiniz? Ambulans çağırmamı ister misiniz?”
Timur gözlerini kocaman açmış, adama bakıyordu.
“Ne?”
“Ambulans. İyi görünmüyorsunuz, hasta mısınız?”
Timur adama cevap vermeden ayağa kalkmaya çalıştı ama sendeledi. Adam onu düşmemesi için kolundan yakaladı. Timur yerdeki çantasını alıp tek eliyle tutarak etrafına bakındı. Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi.
“Bir yakınınızı aramamı ister misiniz?” diye tekrar sordu adam.
Timur kekeleyerek cevap verdi:
“Aslında bir yakınıma geldim, onun evini arıyordum.”
“Ben bu sokaktakilerin çoğunu tanıyorum. Kime geldiniz?”
“Şey, ben... Hatırlamıyorum.”
“Hatırlamıyor musunuz? Hafızanızı mı kaybettiniz? Ben en iyisi polise haber vereyim.”
Adam cebinden telefonunu çıkarırken Timur dalgın bir halde ona baktı ve zar zor hatırladığı bir isim söyledi.
“Galiba, sanırım Yeliz'di. Yeliz, evet.”
Adam anında durdu ve anlamamış gözlerle ona baktı.
“Yeliz mi?”
“Öyle hatırlıyorum.”
Adam cep telefonunu indirirken şaşkınlıkla ona bakıyordu.
“Soyadı nedir?”
“Şey...” Timur başını öne eğdi. Kendi soyadını söylemeliydi. Hâlâ aynı soyadına sahip olup olmadığını bilmiyordu ama aklına gelen ilk şey buydu.
“ÇINAR olması gerek. Yani... En son öyleydi.”
Adam dehşete kapıldı. Gözlerini kocaman açmış, şaşkınlıkla ona bakıyordu. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama sanki dili tutulmuştu. Ağzından tek kelime bile çıkmadı.
“Onu tanıyor musunuz?” diye sordu Timur. “Nerede oturuyor?”
“Ben... Ben onun... Eski eşiyim.”
Timur kaşlarını çattı. Şaşırmıştı. Başını eğip, en fazla üç - dört yaşlarında olan erkek çocuğuna baktı. Çocuk hâlâ boş gözlerle ona bakıyordu. Sonra tekrar adama döndü.
“Bu çocuk onun mu?” diye sordu merakla.
“Sen osun... Sen osun, öyle değil mi?”
Timur yutkundu. Onu yalnız bulacağını sanıyordu ama artık, muhtemelen hâlâ onunla görüşen bir eski eşi ve küçük bir çocuğu vardı. Birden bire ortadan kaybolup birden bire pat diye ortaya çıkıp bu şekilde hayatına tekrar giremezdi. Şimdi düşününce buna hazır olmadığına karar verdi. Bir geceyi daha sokakta geçirebilirdi.
Timur tek kelime etmeden adamın yanından geçip hızlı adımlarla caddeye doğru ilerlemeye başladı. Adam onun arkasından bağırdı ama Timur onu duymazdan geldi.
“Dur! Nereye gidiyorsun? Bu şekilde gidemezsin! Dur, ona bunu tekrar yapma!”
Timur çoktan caddeye varmıştı. Artık adamı duymuyordu.

SON MÜRİD (Bölüm 3/II)

Yeliz oturduğu yerde irkildi. Kollarını masaya, başını da kollarına dayamış uyuya kalmıştı. Gözlerini birkaç kere kırparak başını kaldırdı, ...